Bu haftaki yazımda sizlere gençlik yıllarımdan, ağabeyim Önder Ürüm ile yaptığımız küçük ama benim spor hayatım açısından önemli bir disk atma yarışmasından söz etmek istiyorum.
Ağabeyim gençlik yıllarında halter sporu yapardı. Eğitim hayatından sonra bir yakınımızı ziyaret etmek için Almanya’ya gitmiş, bir süre de Almancasını geliştirmek amacıyla orada kalmıştı. Gittiği okulda tanışıp evlendiği eşini hepimiz çok sevdik. Yıllar sonra benim bir öğrencim de kendisine tercümanlık yapmıştı.
Ama bizim hikâyemiz çok daha eskiye dayanıyor.

O yıllarda atletizm antrenmanlarında dekatloncu arkadaşım Arman Çağdaş ile kendi aramızda disk atma yarışmaları yapardık. O iki kiloluk disk, ben bir kiloluk disk atardım. Ödülümüz de bir gazozdu.
Bugün söyleyince insana pek bir şey ifade etmeyebilir ama antrenmandan sonra kazanılan o gazozun tadı da başka olurdu.
Geçtiğimiz günlerde bir öğrencinin okul değişikliği nedeniyle aynı sınıfı bir kez daha okumak zorunda kaldığını ve buna çok üzüldüğünü öğrendim. Ona, “Hiç üzülme, ben de lise ikinci sınıfı iki kez okudum” dedim.
Çünkü benim eğitim hayatım da başından itibaren hiç kolay olmadı. Ama bugün geriye dönüp baktığımda, o zaman büyük bir kayıp gibi gördüğüm bazı şeylerin hayatımda başka kapılar açtığını görüyorum. Lise ikinci sınıfı tekrar etmem de benim atletizme yeniden dönmem açısından belki de böyle bir şans olmuştu.
Bir hafta sonu yine yarışma için çantamı hazırlıyordum.
Ağabeyim sordu: “Nereye gidiyorsun?”
“Atletizm yarışmasına. Bu hafta Türkiye Şampiyonası’na gidecek takımın seçmeleri var. Mutlaka gitmem gerekiyor” dedim.
Ağabeyim benim zaten hem okul takımında hem de İzmirspor’da voleybol ve basketbol oynadığımı biliyordu. Karşıyaka’dan Göztepe’ye gidip gelmenin de ne kadar zaman aldığını görüyordu.
Bana, “Zaten voleybol ve basketbol oynuyorsun. Bir de atletizm… Bu kadar gidip gelmek derslerini de etkiler. Hem bir kiloluk diski atmak ne kadar zor olabilir ki?” dedi.
Tabii son söylediği cümle benim hoşuma gitmedi.
“Öyle düşünüyorsan yarışmaya biraz erken gidelim. Seninle disk atalım. Eğer ben seni geçersem, bundan sonra atletizme devam edeceğim” dedim.
Israrlarım sonucu “Tamam , Peki” dedi.
Birlikte sahaya gittik. Henüz kimse gelmemişti. Malzeme odasından diski aldım, ağabeyime verdim.
“Hadi, önce sen başla.”
Ben de yaklaşık 29 metre ileride beklemeye başladım.
Bana seslendi: “Orada durma, karşı kaleye kadar git. Belki oraya gelir!”
Kendine güveniyordu tabii. Halterci, güçlü kuvvetli adam…
Arka arkaya birkaç atış yaptı. Diski avucunun içinde adeta sıkıp kuvvetiyle fırlatıyordu. Ama ne yaptıysa 20 metrenin üzerine çıkaramadı.
Sıra bana geldi.
Bir tek atış yaptım ve ağabeyimi geçtim.
“Şimdi gel tribüne çık, beni izle. Yarışma bittikten sonra beraber eve gideriz” dedim.
O gün takıma seçildim. Yarışmayı da birinci bitirdim. Birincilik kürsüsünden indikten sonra ağabeyimle o günün hatırası olarak bir fotoğrafımız çekildi.
Şimdi o fotoğrafa baktığımda içim başka türlü oluyor.
Nur içinde yatsın.
O gün atletizme devam etmem konusunda benimle iddiaya giren ağabeyim, sonraki yıllarda Almanya’dan bana özel disk atma ayakkabıları getirdi.
Demek ki sonunda o da disk atmanın o kadar kolay olmadığını kabul etmişti!
Bugün bütün bunları düşünürken o sınıfını tekrar etmek zorunda kalan öğrencimiz yeniden aklıma geliyor.
Gençler bazen bir yıl kaybettiklerini, geride kaldıklarını düşünüyorlar. O yaşlarda insan için gerçekten de dünyanın sonu gibi gelebiliyor.
Ama 82 yaşından geriye doğru baktığınız zaman hayat biraz başka görünüyor.
Bazen “kaybettim” dediğiniz bir yıl size çok iyi bir arkadaş kazandırıyor. Bazen hiç düşünmediğiniz bir mesleğin kapısını açıyor. Bazen de sizi hayatınız boyunca vazgeçemeyeceğiniz bir spora götürüyor.
Ben lise ikinci sınıfı iki kere okudum.
Sonra milli sporcu oldum.
Onun için aynı sınıfı yeniden okuyacak gençlere söyleyeceğim tek şey var: Hiç üzülmeyin.
Belki de hayat sizi geriye götürmüyor. Sadece gideceğiniz yolu değiştiriyor.