rcengiz1965@gmail.com01.06.1965 Diyarbakır doğumlu. Lisans, Yüksek lisans ve Doktora eğitimini: Ankara Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor A.B.D.’da tamamladı.Ulusal ve uluslararası bilimsel Kongre ve Sempozyumlarda 84 bildirisi bulunmaktadır.Ulusal ve uluslararası spor bilimleri dergilerinde 45 yayınlanmış makalesi yer almıştır.“O Küçe Senin Bu Küçe Benim”, “Kulübümüz Köklü, Camiamız Büyük Allah Kerim”, “Köşeli Yazılar”, “Top Patladı Şimdi Onarma Zamanı”, “İletişim”, “Sporda İletişim”, “Futbolda Yıldırma” ve “Her Sorun Futbola Gol Oluyor” kitaplarını yazdı.TBMM ve bazı bakanlıklarda çeşitli komisyonlarda görev aldı.Birçok ödül sahibi, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Rekreasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan yazar evli ve iki çocuk babası.
Hatırlamanın Usulü: Nasıl Anmalı, Nasıl Yaşatmalı?
“Anmak mı, kutlamak mı?” sorusunu sormak yetmez. Asıl mesele, doğru cevabı hayata nasıl geçireceğimizdir. Çünkü bir değerin nasıl hatırlandığı, o değerin toplumdaki gerçek karşılığını belirler. Yanlış bir yöntem, en doğru niyeti bile gölgeleyebilir.
Çanakkale’yi, İstiklal Harbi’ni ya da Sarıkamış Harekâtı’nı anmak; bir sportif etkinlik düzenlemekten çok daha derin bir sorumluluktur. Bu nedenle böylesine ağır hatıralar karşısında eğlenceyi geri planda tutmak, manayı ise merkeze almak zorundayız. Aksi hâlde, geçerliği ve sahiciliği olmayan her yaklaşım, zamanla kendiliğinden anlamını yitirir ve yok olmaya mahkûm olur.
Benzer şekilde, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü de zamanla özünden uzaklaştırılma riski taşıyan günlerden biridir. Oysa bu gün; bir kutlama değil, kadınların verdiği emek mücadelesini, karşılaştıkları zorlukları ve toplumsal sorumluluğumuzu hatırlama günüdür. Eğer bu anlam, sadece çiçekler ve indirim kampanyaları arasında kayboluyorsa, burada da yöntem ile anlam arasındaki kopukluk açıkça kendini gösterir.
Peki, doğru olan nedir?
Öncelikle kabul etmek gerekir ki anmak, bir “gösteri” değil, bir “idrak” meselesidir. Bir şehidi anmak; onun adını bir pankarta yazmaktan ibaret değildir. Asıl olan, onun uğruna can verdiği değerleri kendi hayatında diri tutabilmektir. Eğer bir insan, anma gününde vatan, adalet, fedakârlık ve sorumluluk kavramlarını yeniden düşünmüyorsa; yapılan etkinlik ne kadar büyük olursa olsun, anlamı eksik kalır.
Burada belirleyici olan şey, biçim değil; içeriktir. Bir programın adı “anma” olabilir; fakat ruhunda eğlence, gösteriş ve yüzeysellik varsa, o artık bir anma değil, sıradan bir organizasyondur.
O hâlde özel günleri nasıl değerlendirmeliyiz?
Belki de en doğru başlangıç, sadeleşmektir. Daha az gürültü, daha az gösteri; buna karşılık daha çok anlam ve daha çok derinlik…
Bir anma günü; sadece hatırlananların adıyla değil, onların emanetine gösterilen hassasiyetle anlam kazanır. Bu özel günlerde şehitlerin ideallerini yaşatmak, vatandaşlık bilincini diri tutmak, toplumsal farkındalığı artırmak ve eğitim, kültür, spor alanlarında nitelikli bir anlayış inşa etmek; aslında geleceğe karşı sorumluluk almaktır. Çünkü gerçek anma, geçmişi yâd etmekle sınırlı değil, geleceği inşa etme iradesidir.
Bu noktada, özellikle spor temelli etkinlikler söz konusu olduğunda yöntemin içeriği belirlediği unutulmamalıdır. Bir önceki makalede de vurguladığım gibi, anma günlerini eğlenceye dönüştürmek; “kaş yapayım derken göz çıkarmak” olur. Bu bağlamda düzenlenecek etkinliklerde, Çanakkale ruhundan feyz alan bir oyun anlayışı ve oyun karakteri oluşturulmalıdır. Vatan sevgisi, yalnızca söylemde değil; duygu ve düşüncelerde karşılık bulmalıdır. Bu, Çanakkale’de Anzaklarla kurulan insani bağda olduğu gibi, rakibe karşı saygı ve hoşgörünün sahaya yansımasını gerektirir. Oyunlar, amaca hizmet eden bir mantık ve tutarlılık içinde kurgulanmalı; belli çerçeveler dâhilinde güçlü bir nedensellik bağı taşımalıdır. Turnuva ya da etkinliklerin amacı ise kısa ama etkili görsel anlatımlarla desteklenmeli; biçim ile içerik arasındaki uyum korunmalıdır.
Milli Mücadele diye anılan bağımsızlık ve aydınlanma savaşının spordaki çıkarımları; birlik, beraberlik, dayanışma ve iş birliği gibi kavramların oyun karakterine dönüştürülmesidir. Aynı zamanda bu anlayış, geleceğe umut besleme imkânı da yaratmalıdır. Örneğin Sarıkamış’taki fedakârlık; takımların zor zamanlarında sahaya yansımalı, bir karakter hâline gelmelidir.
Bu, fedakârlık ve sadakatin simgesi olan Beşiktaşlı Şeref Bey (Ahmet Şerafettin) örneğinde olduğu gibi “feda” ruhuna dönüşmelidir. Beşiktaş’a stadyum kazandırmak için hayatını adayan ve kulüp için dik bir duruş sergileyen Şeref Bey, 1933 yılında amansız bir hastalıkla mücadele ederken doktorunun “Hâlâ mı Beşiktaş?” sorusuna “Feda” cevabını vermiştir. Bu söz, kulübe adanmışlığın ve vefanın simgesi hâline gelmiş; zor zamanlarda takım için her şeyden vazgeçilebileceğini gösteren güçlü bir değer olarak kabul edilmiştir.
Sonuç olarak, geçmişten feyz almak için “iyi insan olmayı bilmeyi bilmek” gerekir. Aksi durumda sözü Mehmet Akif’e bırakmak gerekir:
“Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”
Unutulmamalıdır ki bir milletin büyüklüğü, sadece kazandığı zaferlerle değil, o zaferleri nasıl hatırladığıyla da ölçülür. Eğer biz hatıralarımızı sıradanlaştırırsak, zamanla değerlerimizi de sıradanlaştırırız.
Bu yüzden mesele, bir turnuva düzenleyip düzenlememek değildir. Mesele, hangi duyguyu büyüttüğümüzdür. Eğer o gün kalplerimizde saygı, minnet ve sorumluluk duygusu artıyorsa, doğru yoldayız. Ancak sadece bir program yapıp “görevimizi yerine getirdik” hissiyle dağılıyorsak, ortada eksik kalan bir şey var demektir.
Sonuç olarak; özel günler kutlanacak değil, taşınacak günlerdir. Onlar, geçmişin hatırası olduğu kadar bugünün imtihanıdır. Anmak; hatırlamakla başlar, hissetmekle derinleşir ve yaşatmakla anlam kazanır. Çünkü bazı değerler vardır ki, ancak sessizlikte büyür ve samimiyetle yaşar.
01.06.1965 Diyarbakır doğumlu. Lisans, Yüksek lisans ve Doktora eğitimini: Ankara Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor A.B.D.’da tamamladı.
Ulusal ve uluslararası bilimsel Kongre ve Sempozyumlarda 84 bildirisi bulunmaktadır.
Ulusal ve uluslararası spor bilimleri dergilerinde 45 yayınlanmış makalesi yer almıştır.
“O Küçe Senin Bu Küçe Benim”, “Kulübümüz Köklü, Camiamız Büyük Allah Kerim”, “Köşeli Yazılar”, “Top Patladı Şimdi Onarma Zamanı”, “İletişim”, “Sporda İletişim”, “Futbolda Yıldırma” ve “Her Sorun Futbola Gol Oluyor” kitaplarını yazdı.
TBMM ve bazı bakanlıklarda çeşitli komisyonlarda görev aldı.
Birçok ödül sahibi, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Rekreasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan yazar evli ve iki çocuk babası.