ozdamarekrem@gmail.comMilli Sporculuk: Atletizmde Türkiye Rekortmeni, ISF 2. Balkan Şampiyonu, Avrupa 2., Dünya Oyunları 1., İslam Oyunları 1. Uluslararası kürsüler…Öğretmen Lisesi, Spor Akademisi Mezunu. GSGM Uzman Antrenör, GSGM İl Spor Müdürü Yardımcısı,Gazetecilik: TV Yapımcı, Yönetmen (61 adet Türkü Filmi, MagazinProgramları, Spor Programları, Haber, Drama Filmleri, Kurtuluşun İlk Kurşunları gibi belgeseller...
Önceki yazımda futbolun ve tüm spor dallarının erken yaşlarda doğru refleks geliştirme ile ilgili olduğuna değinmiştim.
Tesadüf bu ya, Kosova-Türkiye Dünya Şampiyonası’na katılma finali öncesinde aynı mekânda genç basketbolcular ve öğretmenleri ile kulak misafiri olduğum bir kahvaltı yapmıştım.
Marmara Bölgesi Basketbol Şampiyonası için Balıkesir’de imişler.
Bu olayda gözlemlerim oldu hâliyle. Saat 10’da biten kahvaltı servisine son dakikada yetişebildi gençler. Antrenman, yol yorgunluğu vesaire… Başlarındaki öğretmen hemen müdahale ederek toplanan servisi tekrar kurdurdu.
Kulak misafiri olduklarımdan biri de sporcuların odalarının sıcak olduğunu dile getirip çok terlediklerini belirtmeleri idi öğretmenlerine.
Basit gibi gelebilir. Ama değil.
Aynı şampiyonalara Marmara Liseler Basketbol versiyonuna katılmış bir öğrenci olarak, gençlerin hararetli konuşmalarını heyecanla dinledim elbet.
Oradan biliyorum, terlemek ve sonrasında cereyanda kalmaktan, adalelerimi üşütmekten çok korkardım.
Akademisyen deyimi ile; adale tonusum, elektrolit baz dengem bozulur diye endişe ederdim hep.
Bu vesile ile belirteyim ki, TOHM Olimpiyat Hazırlık Merkezleri’nde oda sıcaklıkları ile pencerelerin iyi kapanması, pencere-kapı-pencere arasındaki hava akımları kontrol edilmeli. Sporcular cereyanda kalmamalı.
Ne demiş atalar?
“Uyuyanın üstüne kar yağar.”
Bir diğeri de müsabaka ısınması ve müsabaka sırasında vücuttaki terin kurulanması; en azından ısınma eşofmanı ile müsabaka eşofmanı ayrı ayrı olmalı. Hatta tayt dedikleri iç giyime özen gösterilmeli. Terli terli hava akımına karşı savunma açısından. Çünkü sporcu esen yelden incinir.
Çok sayıda spor dalında yarıştığım için tecrübe edindim ve müsabakalarımda bu olaya çok dikkat ederdim.
Her branşın özellikleri var hâliyle. Örneğin yüksek atlamada kurve koşusu ve ardından take off’a girişteki yeri etkileme ve yerin de karşı tepkimesi anormal yoğun olduğundan (vücut ağırlığının 6,7 katı bir etki ve tepkiden söz ediyorum) ayağımdaki ayakkabılar sabit duramaz, esner, kaykılır ve bu yüzden bilek, topuk sakatlıkları olurdu.
Ne yapardım?
Öncelikle çıplak ayaklarımı plaster ile bantlardım. Sonra ayakkabıların da üzerinden yine plasterlerdim. İnanın çıta yükseldikçe hız ve güç artışına paralel bu plasterler dahi yırtılır, patlar, her müsabakada iki defa yenilerini yapıştırdığımı hatırlıyorum.
Yıllar geçtikçe spor sanayii de bu tür olayları gözlemleyerek içten dıştan ayağı iyi saran, çıtçıtlı yapıştırıcıları olan ayakkabılar üretmeye başladılar. İncelediğim kadarıyla çok pahalı da olsa yeni nesil yüksekçiler bu ayakkabıları kullanıyorlar.
Bu konuda çekiç atma, disk atma, cirit atma gibi branşlar için de özel ayakkabılar üretilir oldu ki sürtünmeye karşı teknik direnç artsın, rahat teknik yapılabilsin.
Bu olay teknik dallarda olmazsa olmazdır. Çünkü kitaplarda yazmaz; yaşayanlar bilir.
6 metre civarı sırıkla yüksek atlayan, 70 metre disk, 90 metre cirit atan, 80 metre çekiç atan, 2.30 metre yüksek atlayan bu take off sürtünme ve direncini tolera etmeyi, bu mücadeleyi kontrol etmeyi ancak anlayabilir.
Yaşamak lazım. Yaşamak için de kalburüstü sporcu olmak gerek. Tabii buna göre de antrenman yapmak ayrı bir farkındalıktır, özel metodoloji gerektirir.
Birçok antrenör ve sporcu atma ve atlamalardaki bu hıza ve tekniğe bağlı sürtünmenin ne denli yoğun olduğunu geç fark eder. Çok zaman sonra, sakatlıklar, olumsuzluklar ardı sıra gelince ancak farkındalıkları oluşabilir.
Orta dereceli okullardaki öğrencilik çağlarından itibaren tecrübeli öğretmen, antrenör, yetiştirici kadromuz bu yüzden oldukça önemli.
Yetişmiş eğitici kadrolar ile ancak olimpiyat şampiyonları çıkarabiliriz kürsülere.
İyi eğitimli ve deneyimli ekipler ile ancak futbolda Avrupa, Dünya şampiyonu olabiliriz.
Her şey kitaplarda yazmaz.
Bu işin kitabını, kitaplarını yazacak olanlar var elbette aramızda. Önce onları keşfedelim, onlara fırsat tanıyalım.
Branşıyla, işi ile değil kişilerle, rakipleriyle uğraşan, hazımsızlık çeken sporcu ve idarecilerin mobbinglerini de hafife almayalım. Normal hayatta olduğu gibi sporda da bu konu çok ciddiye alınmalı.
Hased, kendi başarısızlığını gizler hep; ortalığı karıştırarak, fitne fücur yaparak. Ardına sığınır dedikoduların. Ve başarıya engeldir hasetler.
Yöneticiler yüksek performans sinyali veren sporcuların önünü açmalı, onları korumalı.
Spor tarihimizde, Avrupa, Dünya, Olimpiyat şampiyonu olmuş sporcuların hangi engellerle boğuştuğunu gösteren bazı örnekler hâlâ hafızalardadır.
O sporcu önce bu engelleri ancak yönetici desteğiyle aşmıştır. İyi ki o yönetici engellere müdahale etmiş, yoksa çok büyük bir şampiyon harcanıp gidecekti.
Tek tek adlandırmak istemiyorum. Bilenler biliyor. Ben de sporculuğumda yaşadım.
Tüm spor dallarında böyle engeller maalesef vardır.
Daha birkaç hafta önce bir müsabakada rakibini hazmedemeyenler arasında saha içinde arbede olmuştu.
Okul hayatında olduğu gibi, spor hayatında da mobbing uygulamalarına dikkat!
Dolayısıyla spor yöneticiliği de öğretmenlik kadar kutsal olarak ele alınmalıdır ki yüksek performans adaylarının yolu açık olsun.
Bir de psikolog desteğinden söz etmek istiyorum. Günün birinde uluslararası yarışlarda rakipler şöyle şöyle yapıyorlar deyince doktor bana şöyle demişti: “Yarış öncesi rakibinin seni kafasına takacak bir şey yap” ki etkilensin, gerilsin, huzuru bozulsun.
Çünkü bir gün bir şampiyonada Ankara’da Yunan rakibim ısınırken bana doğru koşu yapmış ve duramazmış gibi yapıp hafifçe dizimin yan tarafına, en savunmasız yanına çarpmış ve “so sorry” demişti.
O gün 4 sporcu aynı dereceyi yapmıştı. Dizime “so sorry” yapan birinci, ben 4. olmuştum.
Akabinde doktora danışmıştım hemen.
Ertesi yıl Selanik’de eşofmansız zor geçilecek irtifayı eşofmanla geçmeye karar verdim. Doktor taktiğinin işe yaradığını yurt içi müsabakalarda deneyimlemiştim çünkü.
Nasıl?
Bazı ciddi rakiplerime müsabaka haftası boyunca selam vermeyerek.
Çok işe yaradı. Ardımdan “Ne yaptık biz buna, neden böyle davranıyor?” gibi geri dönüşler alıyordum yakınlarından.
Tabii müsabakada ben çok iyi derece yaparken onlar geride kalıyordu.
Selanik’de de işe yaradı.
Kendi rekoruma yakın bir yüksekliği eşofmanla geçince, yüzlerine bakmış ve etkilendiklerini görmüştüm.
Bu psikolojik hamle bana büyük moral vermişti.
Doktorun dediği gibi, “Seni kafalarına takacak bir şeyler yap.”
Ve o gün kazanmıştım.
Psikologsuz olmaz bu işler. Spor her konuda yüksek teknoloji ister.