Yıllar önce bu köşede, yeniden atletizme dönüş hikâyemi kaleme almıştım. O yazıda, Erdenay Oflaz’ın yıllar sonra bir programda söylediği birkaç cümle beni yeniden sporun içine çeken yolculuğu hatırlatmama vesile olmuştu.
Yazı yayımlandıktan sonra beklemediğim güzel bir gelişme yaşadım.
Bir gün Zeynep Karabağlar ile telefonda konuşurken bana, “Nursel Abla, yanımda bir beden eğitimi öğretmeni var. Sizinle konuşmak istiyor.” dedi.
Telefonun diğer ucundaki isim Nur Özkartal’dı.
Anlattıkları beni yıllar öncesine götürdü.
Nur öğretmen, ilkokul yıllarında atletizmle tanışmış, ortaokul ve lise döneminde katıldığı yarışmalarla dikkat çekmişti. O yıllarda futbol lisansı vardı. İzmir’de yapılan kulüpler yarışında başarılı olunca onu Çimentaş Kulübü’ne davet etmiştim. Tire’den İzmir’e antrenmanlara geliyor, büyük bir azimle çalışıyordu.

Henüz lisansı bile çıkmadan kendisine sarı renkli, 41 numara çivili Adidas ayakkabı ile kulüp formasını vermiştim.
Aradan tam otuz beş yıl geçmiş.
Meğer o gün verdiğim ayakkabılar, onun hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri olmuş.
Telefon konuşmamızdan sonra bana uzun bir mektup gönderdi.
Mektubunda çocukluğunu, atletizme nasıl başladığını ve o gün yaşadığı mutluluğu anlatıyordu.
Ailesinin maddi imkânları çok sınırlıymış. O çivili ayakkabılar, belki benim için sıradan bir spor malzemesiydi ama onun için umut olmuştu. Hayata tutunma sebebi olmuştu.
Besim Aybars hocanın kendisine mektuplarla antrenman programları gönderdiğini, Tire’de tek başına o programlarla çalıştığını yazıyordu.
1994 yılında Niğde Beden Eğitimi ve Spor Bölümü’nü kazanmış.
Daha sonra beden eğitimi öğretmeni olmuş.
Afyon’da, İzmir’de yıllarca görev yapmış.
Amatör kulüplerde antrenörlük yapmış.
2010 yılından bu yana da Altınordu Spor Kulübü’nde gönüllü olarak hizmet vermeye devam ediyor.

Baba Nur Özkartal’dan sonra, oğlu Baran da aynı ayakkabılar ile antrenman yaptı, beden eğitimi öğretmeni oldu.
Ama mektubunda beni en çok etkileyen bölüm bunlar değildi.
Şöyle diyordu: “O ayakkabılar sadece bana hizmet etmedi. Öğrencilik yıllarımdan itibaren ondan fazla öğrencim aynı ayakkabıları giyerek atletizme başladı. İçlerinden beden eğitimi öğretmeni olanlar da çıktı, antrenör olanlar da…”
İşte o satırları okurken gözlerim doldu.
Demek ki bazen yaptığımız küçük bir iyilik, sandığımızdan çok daha uzun bir yol alıyor.
Bir çift çivili ayakkabı, yıllar boyunca onlarca çocuğun hayatına dokunabiliyor.
Bir sporcunun umutla attığı ilk adım, yıllar sonra başka çocukların başlangıcı olabiliyor.
Sporun en güzel tarafı da belki tam burada saklı.
Kazandığımız madalyalar zamanla vitrinlerde kalıyor.
Kırdığımız dereceler unutuluyor.
Ama bir insanın hayatına dokunabiliyorsanız, işte onun izi hiç silinmiyor.
Bugün 82 yaşında geriye dönüp baktığımda, en büyük mutluluğum kazandığım yarışlar değil; yıllar sonra karşıma çıkıp “Hayatıma dokundunuz.” diyen insanların varlığıdır.
Sanırım bir spor insanının geride bırakabileceği en kıymetli miras da budur.