rcengiz1965@gmail.com01.06.1965 Diyarbakır doğumlu. Lisans, Yüksek lisans ve Doktora eğitimini: Ankara Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor A.B.D.’da tamamladı.Ulusal ve uluslararası bilimsel Kongre ve Sempozyumlarda 84 bildirisi bulunmaktadır.Ulusal ve uluslararası spor bilimleri dergilerinde 45 yayınlanmış makalesi yer almıştır.“O Küçe Senin Bu Küçe Benim”, “Kulübümüz Köklü, Camiamız Büyük Allah Kerim”, “Köşeli Yazılar”, “Top Patladı Şimdi Onarma Zamanı”, “İletişim”, “Sporda İletişim”, “Futbolda Yıldırma” ve “Her Sorun Futbola Gol Oluyor” kitaplarını yazdı.TBMM ve bazı bakanlıklarda çeşitli komisyonlarda görev aldı.Birçok ödül sahibi, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Rekreasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan yazar evli ve iki çocuk babası.
Futbolda Karakter; Sadece Saha İçini Değil, Kolektif Bir Yapıyı İfade Eder
AnasayfaKöşe YazılarıFutbolda Karakter; Sadece Saha İçini Değil, Kolektif Bir Yapıyı İfade Eder
Türkiye, 24 yıl aradan sonra Dünya Kupası’na katılma coşkusunu yaşarken, Federasyon Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun “tarihin en karakterli milli takımı” söylemi, futbol kamuoyunun odağını başarıdan ziyade tartışmalı bir kavrama yöneltti.
24 yıl sonra gelen böylesi tarihsel bir eşikte, kavramların ağırlığı kadar ne zaman ve nasıl kullanıldığı da önemlidir.
“Karakter” gibi derin, çok boyutlu ve akademik karşılığı olan bir kavramın popüler söylem içinde araçsallaştırılması, yalnızca anlamsal bir daralma değil; aynı zamanda futbol kültürünün etik zeminine de zarar vereceği öngörülebilir.
Tam da bu noktada yaşanan tartışmalar, kamuoyunda anlatılan meşhur bir hikâyeyi hatırlatmaktadır: Birisi “kurban” meselesini anlatırken, Hz. Davut’un çocuğu olmadığını, Allah’a dua ettiğini, bir kız çocuğu olduğunu ve onu kurban etmek istediğini söyler; tam kesilecekken Azrail’in bir keçi getirdiğini anlatır. Dinleyenlerden biri ise dayanamaz ve şöyle der: “Bunun neresini düzelteyim? Hz. Davut değil Hz. İbrahim; kız değil erkek; Ayşe değil İsmail; Azrail değil Cebrail; keçi değil, koç!”
Bugün yapılan “karakter” tartışması da tam olarak bu hikâyedeki gibi, baştan sona yanlış kurulan bir anlatının düzeltilmeye çalışılmasını andırmaktadır.
Her şeyden önce takım karakteri, bireysel erdemlerin toplamından ibaret değildir. Spor bilimleri literatüründe karakter; yönetici, teknik ekip ve oyuncular arasındaki bütüncül etkileşimin ürünüdür. Bu bağlamda bir milli takımın karakterinden söz edilecekse, bu karakterin yalnızca saha içindeki oyuncu davranışlarıyla sınırlı olmadığı; yönetimsel karar alma süreçlerinden teknik direktörün liderlik biçimine kadar geniş bir çerçevede değerlendirilmesi gerekir. Dolayısıyla karakter, yönetici ve teknik ekipten bağımsız bir olgu değildir; aksine onların tutumlarıyla şekillenen kolektif bir yapıdır.
Daha da önemlisi, karakter ile performans arasındaki ilişki yanlış kurulmaktadır. Performans ölçülebilir ve sonuç odaklıdır; karakter ise etik, psikolojik ve sosyal boyutları olan bir niteliktir.
Milli takımın Dünya Kupası’na katılması, onun performans başarısını gösterir; ancak bu başarıyı “karakter” kavramı üzerinden tanımlamak kavramsal bir indirgemeye yol açar. Nitekim Türkiye’nin 2002 FIFA Dünya Kupası’nda elde ettiği üçüncülük tarihsel bir başarıdır; fakat o dönemin takımını “daha az karakterli” ya da bugünkünü “daha karakterli” olarak sınıflandırmak bilimsel değil, düşük düzeyli öznel bir değerlendirmedir.
Bu noktada, başkanın futbol tarihine yaptığı gönderme de ayrı bir tartışma alanı açmaktadır. Zira “futbol tarihi” dendiğinde akla gelen Baba Hakkı, Zeki Rıza Sporel, Gündüz Kılıç, Süleyman Seba, Turgay Şeren, Lefter Küçükandonyadis, Metin Oktay, Can Bartu, Mustafa Denizli veya Fatih Terim gibi isimlerin hangi “karakteri” eksik ya da yetersiz sergilediği sorusu cevapsızdır.
Aynı şekilde, Trabzon sokaklarında büyüyen bir başkanın, Ali Kemal, Ahmet Ceylan, Hüseyin Tok, Turgay Semercioğlu ve Şenol Güneş gibi döneminin diğer Trabzonsporlu milli oyuncularında nasıl bir karakter sorunu tespit ettiği ya da yakın tarihte milli formayı taşıyan Aykut, Ali, Feyyaz, Metin, Rüştü, Nihat Kahveci, Ümit ve Tugay Kerimoğlu gibi isimlerin karakterini hangi ölçütlerle değerlendirdiği açıklanmaya muhtaçtır.
Bu sorular, meselenin kişisel yargılarla değil, nesnel ölçütlerle ele alınması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Başkanın söyleminde dikkat çeken bir diğer sorun, geçmişte yaşanan olayların bugünün “karakter” tartışmasına referans olarak sunulmasıdır. Ancak etik literatür bize şunu söyler: Kurumsal hafıza yalnızca eleştiri aracı değil, aynı zamanda öz eleştiri zemini olmalıdır. Dün sergilenen yönetimsel tutumlar, bugün dile getirilen “karakter” vurgusunun da doğal olarak sorgulanmasına yol açar. Çünkü karakter, başkalarına atfedilen bir sıfat olmaktan önce, kişinin kendi eylemleriyle sınanan bir değerdir.
Başkanın gözden kaçırdığı en önemli nokta şudur: Milli forma, bireysel karakterlerin ötesinde bir ülkenin ortak karakterini temsil eder. Bu nedenle milli takımın başarısı, bireysel ahlaki yargılarla değil, kolektif bir temsil bilinciyle değerlendirilmelidir. Dün olduğu gibi bugün de saha dışında hatalı davranışlar sergileyen futbolcular olabilir. Bu durum, sporun insan doğasından bağımsız olmadığını gösterir. Ancak bu örnekler üzerinden genelleyici ve kategorik “karakter” yargılarına varmak, bilimsel değil popülist bir yaklaşımdır. Üstelik o futbolcularında sahada var güçleriyle mücadele ettiklerini unutmamak gerekiyor.
Sonuç olarak, İbrahim Hacıosmanoğlu’nun “en karakterli takım” söylemi; yanlış bir kavramın, yanlış zamanda ve yanlış bağlamda kullanılmasının tipik bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu söylem, futbolun gerçek gündemini gölgeleyen, gereksiz bir tartışma alanı yaratan ve kamuoyunu kavramsal bir yanılgıya sürükleyen bir nitelik taşımaktadır. Oysa Türkiye’nin Dünya Kupası’na katılımı gibi tarihsel bir başarı ortadayken, tartışmayı “karakter” gibi muğlak ve yanlış kullanılan bir kavrama indirgemek hem anlamsız hem de gereksizdir. Bu söylem, başarıyı anlamak yerine onu gölgeleyen, açıklamak yerine bulanıklaştıran bir tartışma üretmektedir.
Unutulmamalıdır ki futbol yalnızca skor değil, aynı zamanda değer üretir. Ancak bu değerler; doğru kavramlarla, doğru zamanda ve doğru bağlamda ifade edildiğinde anlam kazanır. Aksi hâlde, iyi niyetle dile getirilen sözler bile futbolun etik yapısını zedeler ve kültürel aşınmaya yol açar.
01.06.1965 Diyarbakır doğumlu. Lisans, Yüksek lisans ve Doktora eğitimini: Ankara Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor A.B.D.’da tamamladı.
Ulusal ve uluslararası bilimsel Kongre ve Sempozyumlarda 84 bildirisi bulunmaktadır.
Ulusal ve uluslararası spor bilimleri dergilerinde 45 yayınlanmış makalesi yer almıştır.
“O Küçe Senin Bu Küçe Benim”, “Kulübümüz Köklü, Camiamız Büyük Allah Kerim”, “Köşeli Yazılar”, “Top Patladı Şimdi Onarma Zamanı”, “İletişim”, “Sporda İletişim”, “Futbolda Yıldırma” ve “Her Sorun Futbola Gol Oluyor” kitaplarını yazdı.
TBMM ve bazı bakanlıklarda çeşitli komisyonlarda görev aldı.
Birçok ödül sahibi, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Rekreasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan yazar evli ve iki çocuk babası.