Türklerde spor ahlâkı, Türk sporcularının bilinçli olarak yetişmesinde ve bu yolda sporculara ışık tutacak görüş ve düşüncelerin yerleşmesinde etkili olmuştur. Türklerde spor ahlâkının spordaki görünümleri sporun kurumlaşması ve beden sağlığı yanında millî ve evrensel erdemler kazandırmayı da hedef almıştır. Spor ahlâkının ilkeleri sportif uygulamalarda; millî karakterimizle uyumlu sporcu davranışları göstermiş, sporda ahlâkî davranışların sergilenmesinde, yaşatılmasında ve önemli normların yerleştirilmesinde etkili olmuştur. Bu yazıda; Türklerde spor ahlâkı, hazırladığım üç yazı dizisi olarak (Türklerde Spor Ahlâkı -1, Türklerde Spor Ahlâkı -2, Türklerde Spor Ahlâkı -3) anlatılacaktır.
Tarihsel geri planda spor yapılan yerler ahlâkın öğretildiği yerler ve sporcular da ahlâklı insanlar olarak bilinirdi. Türklerde de “Er meydanı”, “Ok meydanı”, “Cirit meydanı” ve diğer spor meydanları; yiğitliğin, cesaretin, dürüstlüğün, yardımseverliğin, mertliğin ve cömertliğin gösterildiği meydanlardı. Bu açıdan örnek davranışlara sahip sporcular, kin ve nefret duygularından, kötü huylardan uzak ve spor ahlâkının yarışı içerisindeydiler. Sporcular sadece manevî ödülü düşünerek bu ruhla spor yaparlardı. Sporu amatör bir ruh ile spordaki ahlâkî değerleri yaşatarak yapıyorlardı. Sporcular sporun gerektirdiği davranışlarda bulunarak, sporun kural ve kaidelerine uyuyorlardı. Sporu hakkıyla yapabilmek ve başarının çalışarak kazanılacağı fikrine inanılırdı.
Spor bir ahlâk olarak ortaya nasıl çıkmıştır? Bir ahlâk olarak sporu belirleyen değerler nelerdir? Bu değerlerle ahlâkın ya da sporun bütünlüğü nasıl kurulur? Spor ahlâkı denildiği zaman sözü edilen spordur. Spor denilince de özel bir ahlâktan söz edilmektedir. İkisi birbirinden ayrılamaz. Sporu belirleyen ilkeler ve özellikler bu ahlâk ve yaşama biçimini belirler. Spor ortamındaki katılımcılar, birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen sporun ilkelerini, eylem kurallarını ve yasalarını benimserler. Sporcu, spor ortamında neyin iyi ve doğru, neyin kötü ve yanlış olduğunu ayırt eder. Sporcunun iyi, doğru ve güzel olduğu düşünülen tutum ve davranış kurallarını benimseyerek eyleme geçmesi sporda ahlâkî duyguyu geliştirir. Spor ahlâkı, sporun ahlâkî bir çerçevede yapılması demektir. Sporcu da kendisine olduğu kadar topluma karşı da örnek, ilke sahibi, terbiyeli, dürüst ve ahlâklı olmaya çaba gösterir.
Ahlâklı olan sporcu sporda dürüstlüğü elden bırakmaz. Bir sporcunun hal ve hareketleri, olaylara karşı tepkileri o sporcunun ahlâkî yönünü belirler. Sporcu kendisini düşündüğü kadar, rakibi, hakemi ve kendisini seyredenleri de düşünebilmelidir. Sporcuda ahlâkî vasıflara sahip olmak her şeyin üzerinde gelir. Bu vasıfların sporcuda gelişmesi için spor ahlâkına ilişkin meziyetlerin bir araya getirilerek benimsenmesi gerekir. Nice kâbiliyetli sporcular vardır ancak ahlâkî vasıflara sahip olamadıklarından spor hayatları uzun soluklu olamamış ve yüksek başarılar elde edememişlerdir. Kâbiliyetlerinin yanında ahlâkî vasıflara sahip sporcular ise yükselmişler, başarılı olmuşlar ve isimlerini idame ettirmişlerdir. Sporculukta spor yapmak kadar ona lâyık olmak da önemlidir. Sadece iyi sporcu olmak kafi değildir. Sporculuk özel bir unvan gibi taşıyana sorumluluk getiren bir unvandır. Türklerde ata ve millî sporlarımıza bakıldığında, ahlâkın ideal olarak kabul edildiği görülür. Koca Yusuf, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Adalı Halil, Kara Ahmet, Yaşar Doğu gibi sporcular yaptıkları güreşlerden ziyade, birtakım vasıflarıyla tanınırdı. Aldıkları terbiye, gelenek ve göreneklerine bağlı olduklarını gösteriyor. Onlar sadece bir şampiyon değildi. Aynı zamanda maddeten ve manen yenilmeyen ahlâk abideleriydiler.
Türklerde, toplumda yerleştirilen; doğruluk, iyilik, yardımseverlik, sorumluluk, yükümlülük, hoşgörü ve insan sevgisi gibi ahlâkî değerler sporu ve sporcu davranışlarını da etkilemiştir. Sporcuya bu davranışlar usta çırak ilişkisi içerisinde yetiştirilerek kazandırılmıştır. Sporcu, yaşadığı toplumun kültürünü ve buradaki rolünü öğrenerek, çevresiyle bütünleşerek sosyalleşmiştir. Bu bakımdan bu değerler sporcuların davranış biçimlerinin düzenlenmesinde etkili olmuştur. Güreş ve okçuluk sporlarının pîri, vardı. Güreşçilerin pîr-i: Hz. Mahmud Pîr-i Yâr-ı Veli, ok atıcılarının pîr-i: Sa’d-ı bin Ebû vakkas, ok yapanların pîr-i:Hz. İsmail, yay yapanların pîr-i: Hz.İbrahim ve ok ve yay düzenlerin pîr-i ise Ebu Muhammed İmanu’l-Kavvâs’dı.
Osmanlı Devleti’nde sporun uygulanış biçimi ve organizasyonu rasgele ve sıradan olmayıp, kurumlaşmıştır. Spor tekkelerinin ve vakıfların kurulması, Dünya’da okçuluk konusunda ilk spor kanununun yapılması, okçuların kabza alma törenleri lisanslı sporcu olma ve sporcu davranışlarını belirleyen kurallarda, sürekliliği muhafaza eden gelenekler oluşturmuşlardır. Osmanlı Devleti’nde seçkin Türk sporcusunun çıkarılması için yeterli zemini hazırlanmıştır. Bu açıdan, Türk sporunun ve sporculuğunun Osmanlı Devleti’nde kurumlaşmış bir yapısı, felsefesi ve ananesi vardır. Bu ananenin ve felsefenin her devirdeki kuvvetli belirtilerini bize kadar nakletmişlerdir. Türkler Orta Asya’dan getirdikleri millî sporlarını asırlarca hiçbir değişikliğe uğratmadan devam ettirmişlerdir. Osmanlılar, Selçuklular gibi tamamen oğuz törelerine bağlı olarak yaşadılar. Örneğin Alplik geleneğinin Oğuzlar’dan Osmanlı’ya aktarılması bir kültürel süreklilik olurken, bazı sporların Dünya’da yaygınlaşmasında Türklerin de rolü olduğu dikkate değerdir. Okçuluk binicilik gibi evrensel sporların özellikle hem savaş eğitiminin bir gereği hem de bir müsabaka sporu olarak paralel gelişmesi, beraberinde bu sporların eğitimini, müsabaka geleneğini ve kuralların oluşturulması gibi organizasyonel olguları da gerektirmiştir.
Cirit okçuluk, güreş, binicilik vb. gibi sporlar Oğuz töresine uyularak yapılıyordu. Eski Türk sporlarında çok demokrat bir ruh hakimdi. Osmanlı Devleti’ndeki spor kurumlarımız ve alanlarımız varlıklı, yoksul, asîl ve hakir, içtimaî mevkii veya devlet hizmetindeki mertebesi büyük ve küçük diye bir ayırım yapmadan sporcuları kaynaştırırdı. Spor yarışmalarına giren yalnız devlet erkânı değil, hükümdarlar bile bu usulden ayrılmazlardı. Spor törenlerine, müsabakalarına ve spor kurumlarındaki ziyafetlere sporcu olarak iştirak eden vezirler ve devlet erkânı protokoldeki resmî memuriyetlerine göre değil, spor sicilindeki derece, mertebe ve kıdemlerine göre yer alırlardı. Padişahın da katıldığı okçuluk müsabakalarında sportmenliğin ve liyakatın geçerliliği ve bir tür okullaşma süreci görülmektedir.
Osmanlı Devleti’nde her atıcının/kemankeşin bir yaycısı ve okçusu vardı. Bir yay ustasının yaptığı yayı ile rekor kıran atıcının rakibi çok yüksek ücret verse dahi, yaycı o atıcıya yayını satmazdı. Spor ahlâkı açısından ok yapımında bir problem olursa, bunun giderilmesi için Galata Kadısı fazla fiyat koyarak cezalandırıyordu. Spor kültürünün kurumlaşması açısından, spor hukukunda yasama ve yargının oluştuğunu görüyoruz.
Cirit oyununda ciritçinin/oyuncunun kin gütmemesi oyunun en başta gelen kuralıydı. Ayrıca oyunda ciridi ata atmak yasaklanmıştı. Bu ata olan saygıdan dolayı konulan bir kuraldı. Yine ata ve millî sporlarımızdan güreşlerde rakibini yukarıya kaldırıp üç adım atan pehlivan rakibini yenmiş sayılıyordu. Yukarıya kaldıran güç yere atacağından, doğabilecek herhangi bir sakatlanmanın önüne geçmek için getirilmiş bir kuraldı. Ödül koyarak yapılan oyun ve spor yarışmalarının bir kumar halini almaması için kısıtlamalar getiriliyordu.