rcengiz1965@gmail.com01.06.1965 Diyarbakır doğumlu. Lisans, Yüksek lisans ve Doktora eğitimini: Ankara Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor A.B.D.’da tamamladı.Ulusal ve uluslararası bilimsel Kongre ve Sempozyumlarda 84 bildirisi bulunmaktadır.Ulusal ve uluslararası spor bilimleri dergilerinde 45 yayınlanmış makalesi yer almıştır.“O Küçe Senin Bu Küçe Benim”, “Kulübümüz Köklü, Camiamız Büyük Allah Kerim”, “Köşeli Yazılar”, “Top Patladı Şimdi Onarma Zamanı”, “İletişim”, “Sporda İletişim”, “Futbolda Yıldırma” ve “Her Sorun Futbola Gol Oluyor” kitaplarını yazdı.TBMM ve bazı bakanlıklarda çeşitli komisyonlarda görev aldı. TMOK Fair Play Komisyonu üyesi.Birçok ödül sahibi, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Rekreasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan yazar evli ve iki çocuk babası.
Şampiyonlar Ligi finali sona erdiğinde kupayı PSG kaldırdı. Ancak gecenin sonunda aklımda kalan ilk görüntü kupa töreni olmadı. Penaltı atışları sırasında orta sahadan ceza sahasına doğru yürüyen oyuncuların yüzleri kaldı. Kimi gözlerini yerden kaldırmıyordu. Kimi derin nefesler alıyor, kimi ise korkusunu gizlemeye çalışıyordu.
Binlerce insanın önünde birkaç saniye içinde kullanılacak bir vuruşun, aylarca süren emeği ve hayalleri belirleyeceğini biliyorlardı.
İşte o an düşündüm: Futbolu neden bu kadar seviyoruz?
Belki de futbol, insanın en çıplak hâlini gösterdiği içindi. Çünkü bazı anlarda oyuncuların ayağındaki topu değil, omuzlarındaki yükü görürüz.
PSG ile Arsenal arasındaki final tam da böyle bir geceydi.
Bir tarafta Avrupa’nın en büyük kupasını korumak isteyen PSG vardı. Kulüp sahipleri değişmiş, milyarlar harcanmış, dünyanın en büyük yıldızları Paris’e getirilmişti. Messi, Neymar ve Mbappé aynı takımda buluştuğunda birçok kişi Avrupa futbolunun yeni hükümdarının doğduğunu düşünmüştü. Ancak futbol, matematik kadar kesin bir oyun değil.
Yıldız isimler “başarı ihtimalini artırabilir ama başarıyı garanti edemez.”
PSG’nin hikâyesi bunun önemli bir örneği. Messi, Neymar ve Mbappé gibi yıldızların aynı formayı giydiği dönemde Avrupa’nın en görkemli kadrolarından birine sahipti. Ancak kulübün asıl dönüşümü, Luis Enrique’’nin göreve gelmesiyle başladı. Enrique’’nin oluşturduğu daha disiplinli, daha kolektif ve takım savunmasını önceleyen yeni yapı, PSG’yi yalnızca başarılı bir takım değil, sürdürülebilir bir şampiyon hâline getirdi. Paris temsilcisinin üst üste ikinci kez Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırması, bireysel yıldızlardan çok ortak hedefe inanan bir takımın başarısıydı.
Bu durum bana bir kez daha şunu hatırlattı: “Para oyuncu satın alabilir. Ama aidiyeti, fedakârlığı ve takım ruhunu satın alamaz.”
Arsenal’in hikâyesi ise başka bir açıdan etkileyiciydi.
Teknik direktör Mikel Arteta liderliğinde yıllar süren sabırlı bir yeniden yapılanma sürecinden geçen kulüp, bu sezon 22 yıl aradan sonra yeniden İngiltere şampiyonu olmuştu. Bir zamanlar zirveden uzaklaşan Arsenal, kısa vadeli çözümler yerine uzun vadeli bir projeye inanmayı tercih etmişti. Bu başarı yalnızca bir kupanın değil; istikrarın, doğru planlamanın ve bir fikre duyulan inancın ödülüydü. Bu final ise onlar için yalnızca bir kupa mücadelesi değil, yıllar süren yeniden inşa sürecinin Avrupa sahnesindeki en büyük sınavıydı. Bu yüzden maç boyunca sahada yalnızca iki takım değil, iki farklı yolculuk vardı.
Biri yıllardır inşa ettiği yeni düzenin meyvelerini toplayan bir dev, diğeri yeniden yükselmeyi öğrenen bir kulüp.
Maç ilerledikçe baskının oyuncular üzerindeki etkisi daha görünür hâle geldi. Normal sezonda rahatlıkla yapılan paslar daha dikkatli oynanıyor, en basit hatalar bile büyük sonuçlar doğurabilecekmiş gibi hissediliyordu.
Uzatmalara giderken maç artık tamamen ince detaylara sıkışmıştı. PSG’nin bir atağında top ceza sahasında bir anda boşta kaldı; herkesin gol sandığı anda Arsenal kalecisi refleksle uzanıp topu parmaklarının ucuyla kornere çeldi. Tribünlerin bir yarısı ayağa kalkmışken diğer yarısı sessizce nefesini tuttu. Aynı dakikalarda Arsenal’in hızlı hücumunda bu kez sahne PSG kalecisinindi; karşı karşıya pozisyonda yaptığı kurtarış, maçın yönünü değiştiren anlardan biri oldu. Bu iki pozisyon bana şunu hissettirdi: Final artık taktikten çok reflekslerin, planlardan çok anlık kararların maçına dönüşmüştü. Çünkü final maçlarında rakip bazen karşınızdaki takım değil, kaybetme korkusudur.
Uzatmalar sona erdiğinde statta garip bir sessizlik vardı. Herkes aynı şeyi düşünüyordu: Artık futbol biraz da karakter sınavına dönüşecekti.
Penaltılar başladığında gözüm topa değil, oyunculara takıldı.
Bir futbolcu topu eline aldığında aslında yalnızca penaltı kullanmıyordu. Taraftarların beklentilerini, takım arkadaşlarının umutlarını ve kendi kariyerinin ağırlığını da birlikte taşıyordu.
Kaçan penaltıların ardından bazı yüzlerde hayal kırıklığı, bazı yüzlerde ise rahatlama vardı.
Birkaç dakika önce aynı sahayı paylaşan insanlar, birkaç saniye içinde bambaşka duyguların içine savrulmuştu.
İnsan hayatı da biraz böyle değil mi?
Bazen yıllarca emek verdiğimiz şeyler birkaç dakikalık bir sonuca bağlanıyor. Çoğu zaman sonucu değil, o sonuca giderken gösterdiğimiz duruşu hatırlıyoruz.
Finalin ardından ekranlarda başlayan tartışmalar da tanıdıktı. Maçın hikâyesinden çok hakem kararları konuşuldu. Pozisyonlar tekrar tekrar gösterildi, çizgiler çekildi, yorumlar yapıldı. Oysa ben geceden başka bir şeyle ayrıldım.
Bir kez daha gördüm ki futbolda olduğu gibi hayatta da insanlar çoğu zaman adaleti değil, kendi lehlerine olan sonucu savunuyorlar.
İşimize gelen kararları kolay kabul ediyor, işimize gelmeyen kararları ise uzun uzun sorguluyoruz.
Belki de mesele hakemlerden önce bizim adalet anlayışımızda yatıyor.
Buna rağmen futbolun hâlâ umut veren tarafları var.
Maç sonunda birbirini teselli eden rakipler, formasını değiştiren oyuncular, kazananın kaybedeni alkışladığı anlar…
Skor tabelasında görünmeyen ama oyunun değerini artıran şeyler bunlar. Çünkü futbolun asıl hikâyesi topun etrafında değil, ona dokunan insanların içinde yazılır.
Şampiyonlar Ligi finali sona erdi.
Kupa sahibini buldu.
Ama geriye kalan asıl soru hâlâ aynı: Biz bu oyunda gerçekten neyi arıyoruz?
Cevap: Futbolda ne arıyorsak, biraz da oyuz.
01.06.1965 Diyarbakır doğumlu. Lisans, Yüksek lisans ve Doktora eğitimini: Ankara Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor A.B.D.’da tamamladı.
Ulusal ve uluslararası bilimsel Kongre ve Sempozyumlarda 84 bildirisi bulunmaktadır.
Ulusal ve uluslararası spor bilimleri dergilerinde 45 yayınlanmış makalesi yer almıştır.
“O Küçe Senin Bu Küçe Benim”, “Kulübümüz Köklü, Camiamız Büyük Allah Kerim”, “Köşeli Yazılar”, “Top Patladı Şimdi Onarma Zamanı”, “İletişim”, “Sporda İletişim”, “Futbolda Yıldırma” ve “Her Sorun Futbola Gol Oluyor” kitaplarını yazdı.
TBMM ve bazı bakanlıklarda çeşitli komisyonlarda görev aldı. TMOK Fair Play Komisyonu üyesi.
Birçok ödül sahibi, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Rekreasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan yazar evli ve iki çocuk babası.